Kürt hareketi, Radikal İslam ve TSK

Aşağıdaki tweetlerden görüleceği gibi bu ülkede laikliğin bugün başlıca koruyucusu ve radikal islamın en büyük düşmanı, Kürt hareketidir. 

Çok önemli bir tesbit. 
Ve bu hareketi imha etmeye çalıştığı için dolaylı veya direkt olarak laikliğin bugün Türkiye’deki en büyük düşmanı ve İŞİD’in en stratejik dostu – yani onun emellerine açıkça veya dolaylı bir şekilde destek veren en önemli kurum – TSK’dır. 
Suriye sınırında asker ve İŞİDciler arasındaki işbirliği Cumhuriyet gazetesinden öğrendik. Tekbir getiren askerlerden de gördüğümüz gibi TSK’nın içindeki irticai kesim de artık açıkça teşvik edilmektedir.
TC’ni şeriatcı bir düzene yaklaştırma çabasının boyutunu görebiliyormusunuz ? Polis ve güvenlik birimleri zaten faşist bir çizgiye kaymıştır. Güvenliğin içindeki İŞİDci Esmedullah timlerinin ise GD’daki Kürt halkına estirdiği teröre hepimiz tanık olduk.
CHP ve Kemalistler milliyetçi ve ırkçı önyargılarından dolayı bu tehlikeyi henüz görememişlerdir. HDP’le anlaşmanın siyasi önemini, hatta zorunluğunu, ne yazık ki anlamış değillerdir. Onlar Kürt hareketini hala “terör” olaylarıyla eşleştirdiklerinden asıl “terör”ü bu ülkenin devletinin ve onun emrindeki güvenlik birimlerinin yaptığını görememektedirler.
Anladıklarında iş işten çoktan geçmiş olacak, o zamana kadar faşist ve radikal islamcı bir devletin pençesine tam anlamıyla düşmüş olacaktır bu millet.
Ne kadar acı değilmi ? Üstelik bukadar açık ve göz göre göre gelişen bir durum olmasına rağmen.
Tabii kafanı kuma gömmemişsen ..
   
   

Might the Johnson Letter of 1964 provide a precedent ?

“The United States and Russia announced plans for a “cessation of hostilities” in Syria that would take effect on Saturday but exclude groups such as Islamic State and al Qaeda’s Nusra Front, a loophole Syrian rebels immediately highlighted as a problem.”(*)
But Turkey has dangerously declared it would continue to shell Kurdish Syrian positions across its border.
Because the Erdogan controlled government has seriously gotten out of hand, lost control in fact. They seem to have abandoned ALL sense of reason and are motivated, instead, by dangerous notions of how to cling to power : Namely by sustaining a state of prolonged crisis targeting Kurds both inside and outside the country.
If they persist in shelling YPG positions in Syria after the ceasefire agreed to by the UN and the big powers takes effect, this could well attract Russian retaliation and a US hands off position. 
Does anyone remember the Johnson Letter of 1964 ? When Turkey attempted to occupy Cyprus, President Johnson sent PM Inonu a letter warning him that if any moves made by Turkey in Cyprus attracted Russian intervention, NATO would not invoke the principle of collective security as enshrined in Article 5 of the NATO Convention. Turkey wisely declined all military moves as a result. 
Is it not clear to everyone, and especially to the Turkish authorities, that NATO would not get involved in any Turkish-Russian confrontation over Syria this time round either ?
This unstable regime and the person who rules over it are clearly unperturbed by this alarming possibility, so blinded are they by their own lust for power as well as by their fear of losing it. Just like Assad has been all these years.
(*)http://m.huffpost.com/us/entry/56cb2ff1e4b0ec6725e332d2

Devlet İSTESE …

Türk sularında hergün onlarca mülteci Yunan kıyılarına geçmeye çalışırken can veriyor.
Ben şunu soruyorum : Bu Devlet İSTESE bu trajedinin önününe geçemez mi ???
Hani AB’den yüklü bir rüşvet sözü almıştı bu konuda ? Bu kendilerini her ne pahasına olursa olsun bu “misafirperver” ülkeden Avrupa yakasına atmak isterken helak olan zavallı insanları bu tehlikeli yolculuktan vazgeçirmek ve bu ülkede hapsetmek için almadı mı bu vaadi bu hükümet ??
Peki niçin henüz uygulanmıyor bu anlaşma ?? Bu sözü verilen para henüz devletin kasasına ulaşmadığı için mi ??
Ne kadar vicdansız, alaycı (“cynical”) bir dünyada yaşıyoruz yarabbim. Haydi bizim 3 paralık devletin ve emrinde çalışanların ne mal olduğu belli de, peki ya Avrupa’ya ne demeli ??
Bu zavallı insanların yerlerini yurtlarını terketmek zorunda kaldıklarından beri yaşadıkları dehşetengiz akibet maalesef kimsenin umrunda değil. İşin gerçeği budur.
………..
Aynı şekilde Cizre’de bir bodrum katında bir haftadan daha uzun bir süredir mahsur kalan ve dünyanın gözü önünde hergün birinin kan kaybından öldüğü 20 küsur yaralıyı Devlet İSTESE kurtaramaz mı ??
“Ambulanslar köşede bekledi ama yaralılar gelmedi” denmiş dünkü bir resmi açıklamada. Yahu şaka gibi !!! Dünyanın HANGİ yerinde yaralılar ambulanslara “yürür” ??! Bu ülkenin cumhurbaşkanı “belkide yaralı değillerdir” diye günlerdir dünya alemin takip ettiği insanlar hakkında akıl almaz bir açıklamada bulunuyor, ardından da fotograflar, isimler ve ses kayıtları internete dökülüyor.
Herşeye rağmen Sultan adlı yaralı bir genç kız yine dün ambulansa götürülmeye çalışılırken yolda katlediliyor !!
Sanki koca bir millet hep birlikte inanılmaz bir dehşet (“horror”) filmi seyrediyoruz.
Düşünsenize : varolan TÜM askeri gücüyle bir avuç “terörist”e mukavemet etmeye çalışan devlet güçleri, kendilerine sözde (!) açılan ateşe karşılık veremeyip bir bodrum katında mahsur kalan hastaların hastahaneye taşınmasına olanak sağlayamıyor, öylemi ?? 
Ne alaka diyeceksiniz belki ama bu “kurtarma operasyonunu” başaramayan, profesyonel subay seviyesi ekiplerden oluşturulmuş NATO’nun ikinci büyük ordusu (!!) 
Yahu buna KİM inanır ??!!
Devlet kurtarmak İSTEMİYOR o başka da, peki ya Sizlerin, yani Toplumun tutumu nedir ???
Varmı aranızda bu FANTASTİK hikayeye itibar eden ? VARMI ?? Varsa bana lütfen bu paylaşımın altında böyle bir olayın nasıl mümkün olabileceğini anlatsın. 
Ama anlatamadığı halde devletin bu saçma sapan açıklamalarına hala inanmayı tercih ediyorsa, vehahut daha da beteri, GÖZ YUMUYORSA, o zaman birgün yanıldığını veya pişman olduğunu anladığı vakit etik ve vicdan dünyasında çok yalnız kalacağını bilmelidir.
Holocaust soykırımı sonrası Alman askerinin “emirlere” uyduk, halkının ise “bilmiyorduk, haberimiz yoktu” açıklamalarından çok daha VAHİMdir çünkü o kişilerin BUGÜN, yani gerçekleri yansıtan görsel ve yazılı haberlerin bütün baskılara rağmen hala halka ulaşabildiği bu çağda, tutunduğu bu BİLİNÇLİ, gerçekleri görmemezlikten gelen AFFEDİLMEZ tavrı..

Crimes Against Humanity

As you know, we are living in a country where illegal acts and atrocious crimes are being committed by the state against its citizens on a regular basis and, especially, since the AKP government deliberately started a war against the Kurds in SE Turkey. However, you may not be aware of one of the most shocking recent acts, namely : 
The Government of Turkey is deliberately letting 24 wounded civilians, among them a 13 year old girl, university students and women who have taken refuge in the cellar of a building in the besieged Kurdish town of Cizre  TO BLEED TO DEATH. Four of the original 28 have already died from loss of blood during the last few days. 
The government is refusing to allow them to be evacuated, DESPITE several injunction orders issued by the ECHR reminding the state of it’s civic duty to conduct the wounded to hospital immediately. In fact, the Governor replied to national appeals saying they should “walk to the ambulances” placed in locations where even civilians and health officials assisting the wounded have been fired upon, and killed.
An HDP member of Parliament who is on the spot (Faysal Sarıyıldız) and in touch with the wounded has been threatening to assist their evacuation with a group of mothers, even at the risk of being fired upon by state forces. Because, believe it or not, not only is the state refusing to assist the wounded, but security forces have actually been BOMBING the building where the wounded are stranded in.
All this may sound incredulous to you but you have NO idea of the scale of brutality, indeed, barbarity being conducted by state forces against, I emphasise, ORDINARY (in this case, Kurdish) CIVILIANS. They are violating all national and international agreements they have signed pertaining to the protection of noncombatants during warfare and, in so doing, are committing CRIMES AGAINST HUMANITY.
Please be aware of this, even if you choose to remain silent.

Bir çığ gibi büyüyen Barış çığlıkları ..

Bodrum’dan 27 Aralık’ta yola çıkan ve 31’inde Diyarbakır’a varan “Barışa Yürüyorum” inisiyatifi aynı bu resimdeki tesbitle harakete geçti dostlar. 
Evet aradan nerdeyse 2 hafta geçmesine rağmen o yürüyüşümüzü gerekli kılan olaylar hergün artarak bu ülkeyi felaketin eşiğine getirmeye devam etmektedir. Durumu özetlemek neredeyse imkansızken, bu Inisiyatif hakkındaki kendi kişisel fikrlerimi yansıtan metin şöyledir :

“Kürt halkından gelen “bizi asıl sizin sessizliğiniz öldürüyor” çığlığına kayıtsız kalmadığımızı ve devletin uyguladığı şiddet politikasına karşı olduğumuzu vurgulamak için “Barışa Yürüyorum” Inisiyatifi olarak Bodrum’dan Diyarbakır’a gittik.

O “öldürücü sessizliği” yırttığımız için de Diyarbakır’da büyük bir coşkuyla karşılandık.

Bölge halkının bizden istediği, mevcut sistemin zulümlerini Türkiye ve dünya’ya yaymaktı. Kimliğini, kültürünü ve özyönetimini yüzyıllardır arayan ve son zamanlarda güçlü bir şekilde sesini yükseltmeye çalışan bu insanlar bu haykırışı duyurmak için bizlere misyon yükledi. 

Kürt halkınla dayanışma içersinde olmamız devlet tarafından tehdit olarak algılandı.

Başlangıçta izin verilen ve bizimde sonradan dahil olduğumuz barış yürüyüşüne güvenlik güçleri, basın açıklaması yapılırken uyarı yapmaksızın varolan bütün şiddetiyle saldırdı.

Yaşadığımız bu iken yandaş basında gerçekler saptırılarak verildi. 

Sonuçta bizim oradaki varlığımız çocukların bile dile getirdiği, “ölerek değil konuşarak anlaşalım” çağrısına ve halkın, “çığlığımız boşlukta asılı kalmasın” arzusuna katıldığımızı gösterdi.
Umudumuz, devletin boğmaya çalıştığı bu sesin ülke çapında bir çığ gibi çoğalarak kalıcı barışı getirmesidir.”

İşte bu son günlerde hızlanan inisiyatiflerin hepsi, ve bilhassa “Barış için Akademisyenler” tarafından başlatılan çağrıya artan ilgi bu arzuyu yansıtmaktadır. İmza atan akademisyenlere baskılar arttıkça toplumun farklı kesimlerinden gelen imzalar da artmaktadır. Orijinal bildirinin altındaki 1100 imza bugün itibariyle 2000’i aşmıştır.

Artık zulüme karşı ayaklanmaya başlamıştır vicdanlar.

Hendek “siyaseti”

Şu soru neden hiç sorulmuyor :
Niçin itlraz ediyor bu insanlar ? Niçin kazılmış bu hendekler ? 

5 ilçede aynı anda sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Cizre ve Silopi’den öğretmenler geri çekiliyor. Sanki orası düşman ülke ve öğretmenler devletin öz vatandaşı. Diğerleri ise ev hapsine mahkum. Sağlık görevlileri bir hafta hastahanede mahsur kalacakmış. Bölgeye askerler sevk ediliyor deniliyor. 

Olağanüstü Hal’e benzemiyor mu bu alınan önlemler ? Ya da daha kötüsü, büyük çapta halka yönelik bir savaş hazırlığı gibi gelmiyor mu size ? 

Peki aylardır süren bu devlet terörüne ülkenin Batı’sından sert bir itiraz geliyor mu ? Meclis’te HDP (ki milletvekillerinin bir bölümü bölgede halkın yanında) dışında hangi parti işin ciddiyetinin farkında ? Yarım ağızla konuşan CHP mi ? Yılmadan sağ duyuyla sorunu çözmek için gayret gösteren HDP’yle bir olup barış sürecini tekrar canlandırmaya çalışması onu daha güncel kılmazmıydı ? Milli menfaat bunu gerektirmiyor mu ? Ama sanki HDP dışındaki partiler (ve de toplumun çoğunluğu) farklı bir algı boyutunda yaşıyor. AKP’nin ülkeyi sürüklediği tehlikenin vehametini farkında değiller gibi. 

Bir ayda sivil, asker, güvenlik güçleri, Kürt militanlar dahil (yanlış hatırlamıyorsam) 130 kişi hayatını kaybetmiş dedi bir TV kanalı dün gece. Figen Yüksekdağ 301 sivil ölümden bahsetti. Sivilleri bile fütursuzca öldüren bir devlet gerçeğiyle karşı karşıyayız. Dün Diyabakır’da hendeksiz (!) protesto’ya katılan iki genç uluorta öldürülü. Savaşta bile korunur siviller. Bölgedeki güvenlik güçleri ise intikamcı hislerle gayrinizami çetevari kontrgerilla birlikleri gibi hareket ediyor. Sen kuş vurur gibi insan vurursan barışı getirebilirmisin ? Helede bu yörede ?..
Evet demokrasiler hendek siyasetine teslim olmaz ama hendeklerin kazılmasına da sebep olmaz. Asıl sorun, bu hendeklerin niçin kazıldığı sorgulanmaması ve şiddet, kan, bastırma politikasıyla temizleneceği düşünülmesi değilmidir ? 
Hendek veya barikatların niçin oluştuğu siyasilerle yürütülecek dialoglarda tartışılması gerekmiyor mu ? Gayet makul ve mantıklı bir talep olan “yerel yönetim” fikri tartışılsın, bizde vazgeçeriz, demiyor mu bu insanlar ? Hendekler gençleri polis teröründen korumak ve bir müzakere kozu olarak kullanılmak için açıldı fikri bana gayet mantıklı geliyor. 
Ama öyle görünüyor ki devlet barış istemiyor. Halkın direnişten vazgeçilmesine izin verilmiyor. Kürt vatandaşlar bir kez daha göçe, isyana ve ayrımcılığa sevk ediliyor. En son eve kadar gireceğiz ne demek ?? Bunu yaptıkları takdirde ellerine ne geçecek ?? Hükümet ve ona hükmeden kendi eliyle ülkeyi bölmeye kararlı. Gidişat bunu gösteriyor. 
Bir yandan bu acımasız politika, diğer yandan Batı’daki genel tepkisizlik. “Doğu’da yaşanan acılara bu kadar kayıtsız bir Batı’yla .. ne barış olur, ne de istikrar !” demiş dün HCemal.
Her zaman dediğimiz gibi her geçen gün daha kötü ve belkide geri dönüşümü olmayan bir noktaya doğru gidiyoruz. Bazı sorunların savaşla çözümlenmeyeceğini hala anlamamış ve belkide bunu bilinçli bir şekilde yöneten bir rejimle karşı karşıyayız. “Başkanlık uğruna iç barışı dinamitlediler” (LGültekin), dış siyaseti de buna alet ediyorlar düşüncesi artık hakim. Hergün yeni bir boyutu gelişen dış politaka krizlerini başka türlü açıklamak mümkün müdür ? 

Ya bir kaos stratejisi mevcut ya da hepsi embesil. İki ihtimal de korkutucu. 

“Silah zoruyla 49% aldılar”


Dün yine Demirtaş müthiş bir konuşma yaptı, HDP’nin hangi şartlarda seçime gittiğini, AKP’nın silah zoruyla nasıl oy kazandığını anlattı.
Seçim analizleri yapılırken bu faktörleri göze almayan kişileri hayretle izliyorum. Şu parti oy kazandı şu parti kaybetti derken buradaki en büyük oyunun 7 Haziran’dan sonra HDP’ye oy kaybettirmek olduğunu, bütün bu savaş ortamının bunun için yaratıldığını anlamayanlara aklım ermiyor. Demek ki AKP milleti uyutmayı başarmış diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Aslında en önemli konu seçimlerdeki hile konusudur. Birkere hem sayım sürati hem sonuç açısından bukadar akıl almaz bir tabloyu bukadar az kişinin sorgulaması bu toplumun nekadar uyutulduğunun bir işaretidir.
Benim nazarımda siyaset dünyasında birtek Demirtaş var bu gerçekleri en berrak şekliyle halka ısrarla anlatmaya çalışan. O da olmasa zaten bütün muhalifler de susturulmaya çalışıldığına göre millet bambaşka bir algı dünyasına yaşıyor oldurdu.
Konuşmasından bazı başlıklar :
“Adına seçim kampanyası dedikleri şey aslında bir savaş kampanyasıydı. 
Adil bir yarış değildi. Seçmen bütün partileri eşit şekilde tanıyıp objektif olarak karar verme fırsatını yaşayamadı.
7 Haziran sonrası saray merkezli yeni bir karar alındı. Devlete el konuldu. Saray darbesi yapıldı. Parlamento çalışmayacak, koalisyon kurulmayacak, ateşkes bozulacak, cenazeler artacak, HDP suçlanacak, basın susturulacak, biat etmeyen vatan haini ilan edilecek, HDP’ye saldırılacak, hedef gösterilecek, yargı devreye sokulacak, tutuklamalar artacak, bu ortamda halk seçime götürülecekti.
İstikrarı sadece bir partinin sağlayacağı imajı yaratıldı.
Bu senaryo Saray’da planlandı.
Devletin bütün olanaklarıyla böyle faşizan bir uygulama yapılıyor ve adına seçim deniliyor.
Kırşehir’de Polis’in gözü önünde yağmalar yapıldı. Bu terör olayları bir devlet politikasıydı.
HDP ilçe merkezlerine 176 saldırı oldu, TEK bir soruşturma açılmış değil.
Ankara bombası : bize oy vermezseniz daha fazlasını yaparız dediler. Bir kaos planını soktular devreye.
Bize saygı duyacaksınız diyorlar. Kanla, terörle, korkutularak elde ettiğinizin neresine saygı duyacağız ?
Sonuç olarak ortada bir seçim yok. 
Silah zoruyla 49% oy aldılar.
Bütün senaryo HDP’yi baraj altında bırakmaya yönelikti. 
MHP gizli ittifak yaparak buna çanak tuttu.
Saldırıların merkezi olarak en az biz oy kaybettik. Sandığa gidemeyen vatandaşımız vardı. 
Yüzlerce sandıktan (sadece) AKP oyu çıkmış. Nasıl oluyor bu ?
Ama ortaya çıkan sonuç bir felaket değildir çünkü biz varız. O yüzden toplumu korkutamıyorlar.
50% oy aldık istediğimizi yaparız diyemezler.
Zulm politikasının 50%’si yoktur, meşru değildir çünkü. 
Ama bu sonuçlardan ders almadıkları gözüküyor : savaş kararında israrlı, gençleri katletmeye devam, öğrencilere uygulanan şiddet aynı.
Şiddeti tırmandırarak toplumu teslim alamazlar.
Siyaset çözüm işidir.
Parlementonun önünde en önemli görev yeni Anayasa’dır. Ama bunu da saptırmaya çalışıyorlar. 
Bu ülkenin en acil sorunu Başkanlık sistemimidir ?
Başkanlık dedikleri Tek Adam Diktatörlük sistemi. Tek bir kişi karar alsın istiyorlar ve de diktatörlük sistemin adına başkanlık sistemi diyorlar.
Sarayın etrafında halay çekenler bizi suçluyor AKP’yle anlaşacak diye. Utanın !
Halkın isteğini ezmeye çalışan bir dikta rejimine karşı biz direniriz. İstediklerini gayri meşru bir şekilde hayata geçiremezler.
Halkların yılgınlığa, korkuya, paniğe sürüklenmesine izin vermeyiz.
Biz sıradan bir parti değiliz. Güçlü bir iç demokrasisi olan kurumsallaşmış büyük bir halk hareketiyiz.
Bizi asıl var eden mücadele alanlarıdır, halk mücadelesini güçlendirecek alanlar. Sokaktaki halk hareketi güçlü değilse başarılı olamayız.
Seçimler kaybedilir ama insanlık kaybedilirse birdaha kazanılamaz.”