Kutuplaşma sorunu

Ahmet Hakan (dün geceki) programında “oh olsun” diyenleri sorguluyor, sanki daha dün türemişler gibi. Yahu Suruç’un hemen akabinde ortaya çıkmadı mı bu nefretle beslenen kesim ? Ankara gar’ı sonrası binlerce taraftarın toplandığı futbol standında katledilenler için blr dakika saygı duruşunda durmak isteyenler yuhalanmadı mı ? Başka blr bombalama olayından sonra yine bir maçta tekbir getirilmedi mi ölülere saygı duruşunda ? Her facia sonrasında sosyal medyada “oh olsun” diyenler boy gösterip hepimizin midesini alt üst etmedi mi ?? Eğer bu tavırlar başından beri yetkililer tarafından kınansaydı bugün bu kontrolden çıkmış nefret olayları bu boyutlara ulaşırmıydı ? Zaten maden kazası dahil her milli faciadan sonra yayın yasağı getirilip, yalanlar söylenip, gerçekler bastırılıp, algı çarptırılmasına gidilmedi mi ? Zaten ana amaç her defasında hem gerçekleri gizlemek hemde nefret siyasetiyle toplumu bölmek değilmiydi ?!
Peki şimdi ne değişti ?? Nasıl oldu da bu önemli soruna birdenbire “uyanıverdi” yetkililer ? Kendileri devamlı, hele de kadın hakları üzerinden, aynı ayrımcılığı sürekli yaptıkları halde ? Birileri biryerde bir düğmeye basıp yeter artık bu taktik değişsin, kişisel tercihlere yönelik tehditlerden ve tavırlardan vazgeçin mi dedi ? Başörtüsüyle başlayan ve de kendi muhafazakar tercihlerini toplumun tümüne diretme noktasına kadar gelmesine neden olan bu tavır nasıl oldu da birdenbire daha duyarlı bir noktaya çekilmeye çalışılıyor, ta ki sosyal medya hesaplarında “oh olsun” diyenlere soruşturma açılması kararına kadar ?
Nedense bu sürecin samimi olduğuna inanmak çok zor .. Arkasında ne var acaba diye sormaktan alıkoyamıyor kendini insan. Başkanlık sistemi tartışması sürecinde laik kesimi çok soğutmamak için mi ? Suriyedeki askeri operasyon çerçevesinde İŞİD’e karşı o çok gecikmiş milli tutumu oluşturmanın gerekliliğini anladıklarından mı ? Yoksa Reina da ölen yabancı (genelde Arap) uyruklu insanlara sözde duyulan ve gösterilmek istenen empatiden mi kaynaklanıyor,bilhassa turizme vurulan ağır darbeyi yumuşatmaya yönelik ? Ya da İŞİD’in bu ülkede büyümesine ve hücrelerinin yayılmasına olan katkılarını halka unutturmanın bir çabası mı bu ?.. Ya da belkide en muhtemeli, Diyanetin resmî hutbesiyle rezil oldukları için kendilerini bir şekilde soyutlama teşebbüsü mü ? Bilinen kişilikler tarafından başından beri kullanılan nefret söyleminin etkilerinin artık kontrolden çıktığını gördükleri için paçaları tutuştuğundan mı ?
Bilmiyorum. Ama bu ani tavır değişikliğini çok yadırgadım ben …

Escalating Media Clampdown

Dear overseas friends,
I don’t know if you have a favourite national news channel, one you’re most used to, or whose reporting you trust the most, the newscasters whom you prefer, consider the most professional, whatever. I do, in Turkey where quality news reporting is more and more scarce as all journalists who seek to uncover the failings of the state, as is the task of free media, are regularly silenced, imprisoned or removed from their posts or, as we see today, the actual news channels they work for are closed down.
They closed my favourite news channel (IMC TV) this morning, along with 22 other tv and radio media outlets that are based mostly but not all in SE Turkey. One of these was a children’s tv channel (Zarok TV) broadcasting Kurdish dubbed cartoons ! IMC TV had been active for about 5.5 years and had exhibited a very professional outlook, content and reporting profile, covering items not only encompassing Kurdish issues, but those relevant to the whole of the country, such as women’s, environmental, workers and minority questions, weekly programmes on the Alevis, and so on.
As someone who follows current affairs dedicatedly, I feel duly orphaned today, brutally wrenched from my most fundamental right to have access to unbiased news.
These closing down operations have been carried out in the most summary, arbitrary and unlawful fashion. The legal pretext is provided by the State of Emergency laws which have been used for snuffing out opposition across the board, certainly beyond the supposed perpetrators of the coup attempt. Speaking of which, it has never been explained to the public properly who these individuals were, except for the blanket and unverified accusation of the Gulen movement. 
I don’t know if any non Turkish friend on my page is particularly interested in what goes on in this country anymore, but we are certainly firmly on the road to totalitarian and dictatorial rule where no critical voices whatsoever will soon be allowed to exist anymore. 
The leader of the main opposition party (CHP) who has unfortunately only provided weak protests against these massive human rights abuses carried out against ALL opponents of the regime from all backgrounds has himself qualified the country as an “open air prison”. The leader of the party I support, the HDP, no longer has access to any media channel through which to address the public.
Dear Friends, we all come from similar cultural and educational backgrounds. We were all educated in the same or in similar institutions and grew up and associated in the same or similar professional and social environments. But today you all live in more sane and civilised countries than mine. So I’m not sure how well you are able to empathise with how this severance, part of this horrible escalating political repression, feels like..

Kürt hareketi, Radikal İslam ve TSK

Aşağıdaki tweetlerden görüleceği gibi bu ülkede laikliğin bugün başlıca koruyucusu ve radikal islamın en büyük düşmanı, Kürt hareketidir. 

Çok önemli bir tesbit. 
Ve bu hareketi imha etmeye çalıştığı için dolaylı veya direkt olarak laikliğin bugün Türkiye’deki en büyük düşmanı ve İŞİD’in en stratejik dostu – yani onun emellerine açıkça veya dolaylı bir şekilde destek veren en önemli kurum – TSK’dır. 
Suriye sınırında asker ve İŞİDciler arasındaki işbirliği Cumhuriyet gazetesinden öğrendik. Tekbir getiren askerlerden de gördüğümüz gibi TSK’nın içindeki irticai kesim de artık açıkça teşvik edilmektedir.
TC’ni şeriatcı bir düzene yaklaştırma çabasının boyutunu görebiliyormusunuz ? Polis ve güvenlik birimleri zaten faşist bir çizgiye kaymıştır. Güvenliğin içindeki İŞİDci Esmedullah timlerinin ise GD’daki Kürt halkına estirdiği teröre hepimiz tanık olduk.
CHP ve Kemalistler milliyetçi ve ırkçı önyargılarından dolayı bu tehlikeyi henüz görememişlerdir. HDP’le anlaşmanın siyasi önemini, hatta zorunluğunu, ne yazık ki anlamış değillerdir. Onlar Kürt hareketini hala “terör” olaylarıyla eşleştirdiklerinden asıl “terör”ü bu ülkenin devletinin ve onun emrindeki güvenlik birimlerinin yaptığını görememektedirler.
Anladıklarında iş işten çoktan geçmiş olacak, o zamana kadar faşist ve radikal islamcı bir devletin pençesine tam anlamıyla düşmüş olacaktır bu millet.
Ne kadar acı değilmi ? Üstelik bukadar açık ve göz göre göre gelişen bir durum olmasına rağmen.
Tabii kafanı kuma gömmemişsen ..
   
   

Might the Johnson Letter of 1964 provide a precedent ?

“The United States and Russia announced plans for a “cessation of hostilities” in Syria that would take effect on Saturday but exclude groups such as Islamic State and al Qaeda’s Nusra Front, a loophole Syrian rebels immediately highlighted as a problem.”(*)
But Turkey has dangerously declared it would continue to shell Kurdish Syrian positions across its border.
Because the Erdogan controlled government has seriously gotten out of hand, lost control in fact. They seem to have abandoned ALL sense of reason and are motivated, instead, by dangerous notions of how to cling to power : Namely by sustaining a state of prolonged crisis targeting Kurds both inside and outside the country.
If they persist in shelling YPG positions in Syria after the ceasefire agreed to by the UN and the big powers takes effect, this could well attract Russian retaliation and a US hands off position. 
Does anyone remember the Johnson Letter of 1964 ? When Turkey attempted to occupy Cyprus, President Johnson sent PM Inonu a letter warning him that if any moves made by Turkey in Cyprus attracted Russian intervention, NATO would not invoke the principle of collective security as enshrined in Article 5 of the NATO Convention. Turkey wisely declined all military moves as a result. 
Is it not clear to everyone, and especially to the Turkish authorities, that NATO would not get involved in any Turkish-Russian confrontation over Syria this time round either ?
This unstable regime and the person who rules over it are clearly unperturbed by this alarming possibility, so blinded are they by their own lust for power as well as by their fear of losing it. Just like Assad has been all these years.
(*)http://m.huffpost.com/us/entry/56cb2ff1e4b0ec6725e332d2

Devlet İSTESE …

Türk sularında hergün onlarca mülteci Yunan kıyılarına geçmeye çalışırken can veriyor.
Ben şunu soruyorum : Bu Devlet İSTESE bu trajedinin önününe geçemez mi ???
Hani AB’den yüklü bir rüşvet sözü almıştı bu konuda ? Bu kendilerini her ne pahasına olursa olsun bu “misafirperver” ülkeden Avrupa yakasına atmak isterken helak olan zavallı insanları bu tehlikeli yolculuktan vazgeçirmek ve bu ülkede hapsetmek için almadı mı bu vaadi bu hükümet ??
Peki niçin henüz uygulanmıyor bu anlaşma ?? Bu sözü verilen para henüz devletin kasasına ulaşmadığı için mi ??
Ne kadar vicdansız, alaycı (“cynical”) bir dünyada yaşıyoruz yarabbim. Haydi bizim 3 paralık devletin ve emrinde çalışanların ne mal olduğu belli de, peki ya Avrupa’ya ne demeli ??
Bu zavallı insanların yerlerini yurtlarını terketmek zorunda kaldıklarından beri yaşadıkları dehşetengiz akibet maalesef kimsenin umrunda değil. İşin gerçeği budur.
………..
Aynı şekilde Cizre’de bir bodrum katında bir haftadan daha uzun bir süredir mahsur kalan ve dünyanın gözü önünde hergün birinin kan kaybından öldüğü 20 küsur yaralıyı Devlet İSTESE kurtaramaz mı ??
“Ambulanslar köşede bekledi ama yaralılar gelmedi” denmiş dünkü bir resmi açıklamada. Yahu şaka gibi !!! Dünyanın HANGİ yerinde yaralılar ambulanslara “yürür” ??! Bu ülkenin cumhurbaşkanı “belkide yaralı değillerdir” diye günlerdir dünya alemin takip ettiği insanlar hakkında akıl almaz bir açıklamada bulunuyor, ardından da fotograflar, isimler ve ses kayıtları internete dökülüyor.
Herşeye rağmen Sultan adlı yaralı bir genç kız yine dün ambulansa götürülmeye çalışılırken yolda katlediliyor !!
Sanki koca bir millet hep birlikte inanılmaz bir dehşet (“horror”) filmi seyrediyoruz.
Düşünsenize : varolan TÜM askeri gücüyle bir avuç “terörist”e mukavemet etmeye çalışan devlet güçleri, kendilerine sözde (!) açılan ateşe karşılık veremeyip bir bodrum katında mahsur kalan hastaların hastahaneye taşınmasına olanak sağlayamıyor, öylemi ?? 
Ne alaka diyeceksiniz belki ama bu “kurtarma operasyonunu” başaramayan, profesyonel subay seviyesi ekiplerden oluşturulmuş NATO’nun ikinci büyük ordusu (!!) 
Yahu buna KİM inanır ??!!
Devlet kurtarmak İSTEMİYOR o başka da, peki ya Sizlerin, yani Toplumun tutumu nedir ???
Varmı aranızda bu FANTASTİK hikayeye itibar eden ? VARMI ?? Varsa bana lütfen bu paylaşımın altında böyle bir olayın nasıl mümkün olabileceğini anlatsın. 
Ama anlatamadığı halde devletin bu saçma sapan açıklamalarına hala inanmayı tercih ediyorsa, vehahut daha da beteri, GÖZ YUMUYORSA, o zaman birgün yanıldığını veya pişman olduğunu anladığı vakit etik ve vicdan dünyasında çok yalnız kalacağını bilmelidir.
Holocaust soykırımı sonrası Alman askerinin “emirlere” uyduk, halkının ise “bilmiyorduk, haberimiz yoktu” açıklamalarından çok daha VAHİMdir çünkü o kişilerin BUGÜN, yani gerçekleri yansıtan görsel ve yazılı haberlerin bütün baskılara rağmen hala halka ulaşabildiği bu çağda, tutunduğu bu BİLİNÇLİ, gerçekleri görmemezlikten gelen AFFEDİLMEZ tavrı..

Crimes Against Humanity

As you know, we are living in a country where illegal acts and atrocious crimes are being committed by the state against its citizens on a regular basis and, especially, since the AKP government deliberately started a war against the Kurds in SE Turkey. However, you may not be aware of one of the most shocking recent acts, namely : 
The Government of Turkey is deliberately letting 24 wounded civilians, among them a 13 year old girl, university students and women who have taken refuge in the cellar of a building in the besieged Kurdish town of Cizre  TO BLEED TO DEATH. Four of the original 28 have already died from loss of blood during the last few days. 
The government is refusing to allow them to be evacuated, DESPITE several injunction orders issued by the ECHR reminding the state of it’s civic duty to conduct the wounded to hospital immediately. In fact, the Governor replied to national appeals saying they should “walk to the ambulances” placed in locations where even civilians and health officials assisting the wounded have been fired upon, and killed.
An HDP member of Parliament who is on the spot (Faysal Sarıyıldız) and in touch with the wounded has been threatening to assist their evacuation with a group of mothers, even at the risk of being fired upon by state forces. Because, believe it or not, not only is the state refusing to assist the wounded, but security forces have actually been BOMBING the building where the wounded are stranded in.
All this may sound incredulous to you but you have NO idea of the scale of brutality, indeed, barbarity being conducted by state forces against, I emphasise, ORDINARY (in this case, Kurdish) CIVILIANS. They are violating all national and international agreements they have signed pertaining to the protection of noncombatants during warfare and, in so doing, are committing CRIMES AGAINST HUMANITY.
Please be aware of this, even if you choose to remain silent.

Bir çığ gibi büyüyen Barış çığlıkları ..

Bodrum’dan 27 Aralık’ta yola çıkan ve 31’inde Diyarbakır’a varan “Barışa Yürüyorum” inisiyatifi aynı bu resimdeki tesbitle harakete geçti dostlar. 
Evet aradan nerdeyse 2 hafta geçmesine rağmen o yürüyüşümüzü gerekli kılan olaylar hergün artarak bu ülkeyi felaketin eşiğine getirmeye devam etmektedir. Durumu özetlemek neredeyse imkansızken, bu Inisiyatif hakkındaki kendi kişisel fikrlerimi yansıtan metin şöyledir :

“Kürt halkından gelen “bizi asıl sizin sessizliğiniz öldürüyor” çığlığına kayıtsız kalmadığımızı ve devletin uyguladığı şiddet politikasına karşı olduğumuzu vurgulamak için “Barışa Yürüyorum” Inisiyatifi olarak Bodrum’dan Diyarbakır’a gittik.

O “öldürücü sessizliği” yırttığımız için de Diyarbakır’da büyük bir coşkuyla karşılandık.

Bölge halkının bizden istediği, mevcut sistemin zulümlerini Türkiye ve dünya’ya yaymaktı. Kimliğini, kültürünü ve özyönetimini yüzyıllardır arayan ve son zamanlarda güçlü bir şekilde sesini yükseltmeye çalışan bu insanlar bu haykırışı duyurmak için bizlere misyon yükledi. 

Kürt halkınla dayanışma içersinde olmamız devlet tarafından tehdit olarak algılandı.

Başlangıçta izin verilen ve bizimde sonradan dahil olduğumuz barış yürüyüşüne güvenlik güçleri, basın açıklaması yapılırken uyarı yapmaksızın varolan bütün şiddetiyle saldırdı.

Yaşadığımız bu iken yandaş basında gerçekler saptırılarak verildi. 

Sonuçta bizim oradaki varlığımız çocukların bile dile getirdiği, “ölerek değil konuşarak anlaşalım” çağrısına ve halkın, “çığlığımız boşlukta asılı kalmasın” arzusuna katıldığımızı gösterdi.
Umudumuz, devletin boğmaya çalıştığı bu sesin ülke çapında bir çığ gibi çoğalarak kalıcı barışı getirmesidir.”

İşte bu son günlerde hızlanan inisiyatiflerin hepsi, ve bilhassa “Barış için Akademisyenler” tarafından başlatılan çağrıya artan ilgi bu arzuyu yansıtmaktadır. İmza atan akademisyenlere baskılar arttıkça toplumun farklı kesimlerinden gelen imzalar da artmaktadır. Orijinal bildirinin altındaki 1100 imza bugün itibariyle 2000’i aşmıştır.

Artık zulüme karşı ayaklanmaya başlamıştır vicdanlar.